Gaziantep escort Denizli escort Adana escort Hatay escort Aydın escort İzmir escort Ankara escort Antalya escort Bursa escort İstanbul escort Kocaeli escort Konya escort Muğla escort Malatya escort Kayseri escort Mersin escort Samsun escort Sinop escort Tekirdağ escort Eskişehir escort Yalova escort Rize escort Amasya escort Balıkesir escort Çanakkale escort Bolu escort Erzincan escort Şırnak escort Van escort Yozgat escort Zonguldak escort Afyon escort Adıyaman escort Bilecik escort Aksaray escort Ağrı escort Bitlis escort Siirt escort Çorum escort Burdur escort Diyarbakır escort Edirne escort Düzce escort Erzurum escort Kırklareli escort Giresun escort Kilis escort Kars escort Karabük escort Kırıkkale escort Mardin escort Kırşehir escort Maraş escort Manisa escort Muş escort Kastamonu escort Ordu escort Nevşehir escort Sakarya escort Osmaniye escort Şanlıurfa escort Sivas escort Trabzon escort Tokat escort Ardahan escort Bartın escort Karaman escort Batman escort Bayburt escort Bingöl escort Elazığ escort Gümüşhane escort Hakkari escort Isparta escort Uşak escort Iğdır escort
Manavgat escort Alanya escort çanakkale escort Aydın escort muğla escort tekirdağ escort manisa escort balıkesir escort trabzon escort elazığ escort ordu escort kütahya escort ısparta escort rize escort maraş escort yalova escort giresun escort yozgat escort tokat escort şanlıurfa escort sivas escort batman escort erzurum escort sinop escort kırşehir escort karaman escort kırıkkale escort bolu escort amasya escort niğde escort uşak escort edirne escort çorum escort osmaniye escort zonguldak escort van escort erzincan escort Kastamonu escort Kemer escort Kırklareli escort Aksaray escort Burdur escort Adıyaman escort
1xbetm.info hipas.info wiibet.com mariobet giriş restbetcdn.com
Bugun...

Gün Değirmeni

 Tarih: 25-11-2021 07:45:00
Ayşei Yasemin Yüksel

Çalar saatler görevini savsaklar oldu. Evet, sabahları hala göz açtırıyorlarsa da hakkıyla uyandıramıyorlar. Gerisini kahve kokularına bırakıyorlar. Diyeceğim köylerin besleye besleye doyuramadığı metropollerde uyanmak, ayaklanmaktan ibaret tek.

 

Şehirler, vaktinde kırk binden fazla olduklarını öğrendiğimiz köylerimizi yuta yuta ha bire semirmekteyken yirmi dört saatlik sınırından milim şaşmayan gün, akışta güdük kalıyor. Metropolde mesafeler uzak ve zorlu olduğundan günlük yaşam koşturmacaya dönüşmüş halde.  Gün, telaşlarda harcanıyor. İşten sonra spormuş, resimden heykele sergi gezmekmiş, bir arkadaşı ayaküstü ziyaretmiş gibi insanı besleyen şeylerin hiçbirine zaman bulunamıyor. Kültürel etkinliklere zaman ayıramamak yozlaşmanın değirmenine su taşıyor.

 

Çalışanlar için haftanın tatil günleri diye bilinegelmiş hafta sonları, üç beş hatırlı şehir büyüklüğündeki, nüfusu on milyona dayanmış metropollerde öyle bir telaşedir ki Pazartesi gelse de işe gidip hiç değilse biraz oturulsa  bile istenir. Çünkü daha gün ağarmadan sabahın altısında,  yedisinde çıkılan evlere yine karanlıkta, en erken akşam altıdan sonra dönülecektir. Ankara, İzmir, İstanbul gibi kentlerde yaşayanların sayısının daha üç yüz bini bile bulmadığı, değil trafik sorunu  caddelerde saatte  anca birkaç aracın görülebildiği  zamanlarda uygulanan çalışma saatleri, bugünün şartlarındaki metropol  hayatını zora sürüyor. Bu koşullarda yirmi dört saatlik günün yarıdan fazlası evden uzakta geçiyor.  Güya dinlence için olan Cumartesi, Pazar günlerinde, metropollülerin omuzlarına, iş yorgunluğu ardından bir de ev işleri yorgunluğu biniyor.  Sabah sekiz buçuk ile akşam beş buçuk arasındaki çalışma saatleri,   birkaç semtten oluşan eski küçük kentler için sorun olmayabilirdi. Ama mesafelerden trafiğe  aşırı büyümüş bugünün megapollerinde  günlük çalışma süresi güncellenme gereksiniminde. 

 

Uzayın genişlemesine nispet edercesine genişlemekteki megakentlerde mesafeler zaman öğütücüleridir. Günü yutup tüketen değirmendir. Öyle ki  birbirine uzak kalan mahallelerin birinden diğerine gitmeniz, Hollanda’da bir kentten diğer kente gitmek kadar zaman alabilir. Koşturmacaya kapılıp gitmekteki insanlar uykularından, sosyal hayatlarından ödün vermek zorunda kalıyor. Yine de, sonuçta, hiçbir şeye yetişemiyorlar. Başta da kendilerine. Bir koşu pistini andıran metropol yaşamı dişlilerinde kendilerini unutmuş halde hemen herkes. Boğulmamak için su üstünde kalmaya çabalayanlara benziyorlar böylesi bir karmaşada.

 

“Metropol, varış çizgisi olmayan bir koşu pistidir” demişken… Herkes koşucu olamaz haliyle. Yaşlılar mesela. O zaman yaşlılar, metropolün dışladıkları, pist kenarında bıraktıklarıdır.  Metropoller, yaşlıların yalnızlığa sürgünü gibidir. Anakentlerde yalnız olmak, cam ötesindeki dış hayata, pencere kenarındaki bir koltuktan seyirci kalmak anlamına bile gelemiyor kimileyin. Kaç çocuğu olursa olsun bir yaşlının kapısı hafta sonları hala çalınıyorsa, hali hatırı sorulmak için günde hiç olmazsa bir kez telefon açılıyorsa mutluluğun tanımı bu oluyor artık onlara.

 

Oysa çoğu metropol yaşlılarının doğup büyüdüğü taşrada, kasabalarda, köylerde yaşam böyle miydi? Bundan otuz yıl öncesinde hayal bile edilemezdi kolaylıkların yaşam alanı bilinen kent ortamının hayatı insanlara hem de nasıl zorlaştıracağı. Şehir demek, suyu, banyosu içinde, kaloriferle ısınıldığı için soba derdi olmayan rahatlıktı çok yakınlara kadar. Ellerin sıcak sudan soğuk suya girmeyeceği bir yaşamdı,  koşa koşa kucağına düşülen hayat. Tatlı hayattı yani. Oysa…

 

Oysa eskinin kasabalarında, köylerinde zamanın akışı, dört mevsim ve gece ile gündüzün ayrımıydı. Yine çalışılırdı çalışılmasına hem de adamakıllısından; ama komşuluktan imeceye, eğlenceye her şey de yaşanırdı. Kapı komşu, ya kaç göbektir temel komşu idi ya da bir yerlerden hısım akrabaydı. Kalabalık bir evde o akşam yenilecek yaprak sarmasının, bir saate kalmaz komşuların elbirliği ile kotarılacağının bilindiği günlerdi.  Aynı cümle kapısından girip de yan komşudan habersiz olunan şehir hayatına akın edilirken elbette hiç akla gelmemişti öcülere dönüşen metropollerde insanların kendilerini Devler Ülkesi’ndeki Gulliver gibi ufacık hissedeceği.

 

Bir elin nesi var, iki sesin sesi var ilkesinin uygulamaya dökülmüşü olan köylerin, kasabaların o güzelim dayanışması imecenin yerini  metropollerde “bu benim sorunum değil” bencil yaklaşımı aldı.

 

Uygar yaşamın göstergesi sayılan kent kültürü, kentlilerin birbirlerine karşı saygısının adıydı. Son birkaç yıldır trafikteki vahşiliğin çehreleri olmuş makas atanların, başkalarının da, kendilerinin de can güvenliğine hiç aldırmadıklarından anlaşılıyor ki kent kültürünün üzeri,  araçlarla safari yapılan çöllerin kumları ile örtülmüş gibi.

 

Şimdilerde en kalabalığından en hallicesine kentler, keşmekeşin dipsiz kuyusu. Karmaşa. Kirli hava. Ulaşım çilesi. Trafik düğümü. Zamanın kurban edildiği sunak. Komşuluğun olmadığı, yalnızlığın bunalttığı beton dağlar arasındaki havasız vadi. Çıkışsız labirent.

 

Toprağa dayalı hayatlar, önceleri apartman ardından bloklar derken kulelerin gölgesinde süremedi. Süremedi;  çünkü kimileri töreler yüzünden, kimileri ekonomik ya da başka nedenlerden ötürü köyünden kaçtı. Pılısını pırtısını toplayanların kaçış yönü nedense ille İzmir, İstanbul olurken ta nerelerden kalkıp gelenler nedeniyle başta bu kentler hormon verilmişçesine anormal hızda, çapta büyüyüp, kent kanseri oldu. Toprak ile beton arasındaki tercihimiz hep betondan yani kıyıcılıktan yanaydı.  Betonun yengisini kutlamanın, kendimizin yenilgisini kutlamak aymazlığı olduğunu hiç anlayamadık ya da anlamak istemedik.

 

Köylerden kopup kente geldikten sonra kentlerin devleşmesine neden olanların hayatı şimdilerde nasıl? Kentli olabildiler mi? İmecesinden selamlaşmasına ana kök olan köyler de, milletin efendisi olan köylüler de oldukları gibi kalabildiler mi? Bambaşka alışkanlıklardan gelip de metropol keşmekeşine düşmüşler çoklukla arabeskleşiyor; müziğinden anlayışına. Bu da apayrı şeyler ile birlikte mutsuzluğun da göstergesi.

 

Metropol hayatı olsa olsa yapaylık. Öz değil, özden kopmuşluk. Yeşilin değil, grinin ufuksuzluğu. Doğayla değil, insan doğasına aykırı her şeyle iç içelik.  Samimiyetin değil, birbirinden kaçmanın yeğlenmesi.  El birliği değil, “beni ilgilendirmez” anlayışının el üstünde tutulması. Komşuluk değil, “bu, neyin nesi; kimin fesi” tedirginliği yaşamak. Güler yüz değil, somurtkanlık; durakta, sokakta, her yanda. Selamın sabahın değil, selamsızlığın geçerli olması. Sohbet etmek gibi şeyler şöyle dursun telefon faturası kabarık gelecek korkusundan hal hatır sormak için bile  aranılıp sorulmamayı sineye çekmek.

 

Oysa insan, aynı bileşimde olduğu toprağa basamayacak, bırakalım tarlayı tapanı, bağı bahçeyi,  birkaç metrekarelik arka bahçesinde dereotu, tere, maydanoz yetiştiremeyecekse doğadan kopacaktır. Onca kalabalıkta kaybolmuşluğun, tek başına  yaşanacak yaşlılığın kamburuyla yorgun sırtlar büsbütün  eğilecek bu gidişle.

 

Ne kan ter içinde soluksuz bırakan koşturmaca ne yirmi dört saate sabit gün ne de avaz avaz bağıran çalar saatler yetmiyor, metropol çarkının her şeyi öğüten döngüsüyle baş etmeye…

  Bu yazı 284 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI