Bugun...
SON DAKİKA

Sudan Karaya Bilet; Zeytin Dalı

 Tarih: 25-01-2024 11:09:00
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL

Pek yakın tarihimizin kara gün akçesi olmuş zeytin hakkında ne çok yazdım!  Keşke bir konuyu bir kez hadi olmadı üç, beş kez yazmak yeterli olsaydı! Bizde olamıyor ama. O yüzden söz konusu hele de zeytin ağaçları ise defalarca ve defalarca anlatmaktan kaçınmamalı zira öğrenmenin ilk koşullarından biri tekrar etmektir. Anakaraları yutup, deniz dibi yapmış tufanların dahi yok etmeye kıyamadığı ağaçtı zeytin, değil mi? Kendileri kurtulsa da her şeyleri suda yok olmuşlara sunulan yeni yuvanın anahtarı da zeytin dalı değil miydi? Şimdilerde sular değil, biz tufan kesildik; ormanlara, zeytinlere, doğaya!  

 

Hala anlayamadık zeytini! Çünkü okuduğunu anlamada Dünya genelinde alt sıralarda yer almakta imişiz uzunca bir zamandır. Yani, Amazon ormanlarının içlerinde kimselere görünmeden yaşayıp, dış Dünya ile bağları olmadığından eline verilen kitabı okuyamayacak haliyle de anlayamayacak kabilelerden ola ola birkaç basamak mı üstteyiz, açılımı Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı olan PISA’nın istatistiklerinde?  

 

Okuduğunu bir başka deyişle gördüğünü, yaşadığını anlamayan, dahası bunda ayak direyen yaklaşım, Dünya’ya, gerçeklere kördür. Sağırdır.  Zeytine kadar. Zeytin demek, ekonomi demek, sektör demek,  para demek.  Kara gün akçesi demek hem de. En okkalısından borçların kefili,   ödeyicisi demek.  Borçtan kurtarıcı demek. Ki bunu en iyi biz biliriz, Türkler olarak. Genç Türkiye Cumhuriyeti’ne kalan, devraldığımız onca borcu altın, elmas, pırlanta, petrol ile ödemedik, malum. Zeytin ağaçları ödedi borçlarımızı. Zeytinyağı ile.  Akçe akçe borçları, litre litre zeytinyağı kapattı. Sert iklimdeki evlerde bile saksı içinde olsun zeytin yetiştiriyor olmamız gerekirken zeytin ağaçlarının gün be gün azalmasına bakınca zeytinyağının yazdığı tarihi de anlamadık!

 

Nasıl maden ocaklarından çıkarılan kömüre kara elmas deniliyorsa zeytin de Akdeniz sofralarının kara elmasıdır. Elmastan bile değerlidir de Dünyalılar olarak daha kıymetli başka maden bilmiyoruz ki onu söyleyebilelim. Avrupa’daki pek çok ülkede kahvaltıda zeytin bulamazsınız. Yok çünkü. Satın almaya kalksanız da bulamazsınız. Bulsanız da ateş pahasına olabilir. Bizde dağlar dolusu var daaa… O dağların değerini görüp, okuyup anlayabilmek var bir de! Andık ya PISA ile ortaya koyulan okuduğunu anlayabilmedeki yetimizi, halimizi. Halimiz, zeytine kadar içler acısı. Öyle ki pek yakın zamana dek her kahvaltı masasında siyahından yeşile ille zeytin olurdu kâselerde. Dahası kırması, içi biberlisi, bademlisi,  Hatay usulüne varıncaya kadar zeytinler salatalara da eklenirdi. Oruçlar zeytin ile açılır. Ve sular altında kalmış Dünya’nın hala ayak basılabilecek bir köşesi, bir kara parçası olduğunun müjdesi bir zeytin dalı idi, Tufan anlatılarından biliriz. Bilmezmiş gibi yapıyoruz, o başka!

 

Tufanda, ulak güvercinin ağzında taşıdığı zeytin dalı bir mektuptu. Diyordu ki “siz, her yanı kaplayan sudan göremiyor olsanız da bir kara var yakınlarda. Yaşanası. Üzeri zeytin ağaçları ile kaplı. Yani bağlarınız, tarlalarınız, bahçeleriniz, ekinleriniz, evleriniz, ambarlarınız okyanus suları altında kalmışken, artık onlardan yoksunken dalları öğün dolu hazır besin var, zeytinden. Hastalıkları savan otacı bir meyvedir zeytin. Zeytinyağındaki oleik asit, kanserin bir türünü önler, kanseri yanaştırmaz.  Pek şifalı yaprakları çay olarak içilir.  Üstelik sizi yormaz zeytin ağaçları. Dağlarda kendi kendine yetişir. Bin, üç bin, dört bin yıl yaşar. Arılar da çiçeklerinde gezer, bal yapar. Bal da ayrı bir mucizedir. Çekirdeğinden yaprağına, yağından yemişine altından değerlidir zeytin. Bir gün ocaktaki altın biter ama binlerce yıllık zeytin ağaçları meyve verir hep. Fidesinden yeni ağaçlar yetişir de bir oda dolusu altın,  toz kadarcık altın zerresi yavrulamaz.

 

Zeytini anlamayan, yaşama tutunduğumuz ip olan doğayı nasıl anlayacak? Öyle bir doğaya sahibiz ki gerçek anlamda çoğu şey yalnızca bizim topraklarımızda. Diyelim ki Çeşme. Hemen karşısı bir ada. Ada; yani kısıtlı toprak. O adanın güneyindeki sakızlıkları bir görmeli! Kıyas için. Parametre için.  Başka bir yeri, kültürü, anlayışı görmeden, bilmeden neyi, neyle kıyaslayabiliriz ki? Eğer Dünya’da bizim Çeşme ve Sakız Adası dışında damla sakızı elde edilebilen bir başka yer olsa idi kuşkusuz ilk orayı yazardım; ama yok. Sakız çalısı Afrika’da da, İtalya’da da yetişse damlasakızı vermiyor oradakiler. Çeşme ve Sakız Adası karşılıklı olduklarından aralarındaki boğaz nedeni ile olacak, oraya özgü sert rüzgâra sahip. İşte bu rüzgâr sakız ağaçlarını, damlasakızından gözyaşı döktüre döktüre ağlatıyormuş. Bu yüzden Sakız Adası turizm değil, tarım adası ilan edilmiş Yunanistan tarafından. Ne kadar doğru yaptıklarını da tıptan kozmetiğe, yemeklere, pastacılığa, kahvelere kadar kullanılan damlasakızının ticaretinin Dünya’da yüzde doksan dokuzunu Yunanistan’ın elinde tutması anlatmaya yetiyor da artıyor bile! Çeşme mi? Sakız fidesi dikiliyordur belki tek tük; ama beton dikintiler kapladı her yanını!

 

Bir ada olup da turizme değil, tarıma hizmet etmek ne demek? Tarım yoksa turizm nasıl olsun demek! Önce tarım demek! Tarım ne demek? Doymak demek. Yani hayatta kalabilmek için yapılacak ilk şey demek!  Farkına varmış olsak da olamamış olsak da gerçekler bunlar tek.

 

Tarihimizden sağlığımıza yerini bilenler olarak zeytin ağaçlarının yanından geçerken bir dalı kırılacak diye ödlerin kopması gerekirken zeytinlerin yakılarak, sökülerek azaltılışı yok mu? Bir yandan da nehir yatağına sığamayacak hacimde, sel suyu gibi bambaşka artışlar, sabahtan akşama doyacak boğazların, iğneden ipliğe tüketenlerin yoğunlaştıkça yoğunlaşması yok mu ya? Zeytinin bitip tükendiği yerlerde, oralarda hayat olduğunu haber verecek bir zeytin dalı da kalmaz. Dağlarındaki ağaçlardan altın, ovalarındakilerden bal aktıkça insan sağ ve sağlıkta kalabilecek. Bir anlayabilseydik!

 

Bilebildiğimiz son tufandan kurtuluşumuz anlamına gelen karaya iniş, çıkış biletimiz bir zeytin dalı idi.  O zeytin dalı, yeni yuvamızın kapısının da anahtarı idi. Bize yeni evimiz olan kuru karaları dalı ile haber veren, yemişleri ile besleyen kara gün dostu, kara gün akçesi her anlamdaki “kara” sözcüğü ile özdeş zeytin ağaçlarını biz bugün kökten söküyoruz yuvalarından. Yaşama tutunduğumuz o ağaca bugün yaptıklarımız?   Yuva verenin yuvasını mı yıkıyor insanlar o zaman şimdi? Bunun yanıtı o kadar çok farklı cümle ile verilebilir ki… Doğrusu buraya yazılacak cümle o yanıtları duymayı engelleyeceğinden yazmasak da çok değerli okurlardan mı duysak?  

  Bu yazı 1190 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI