Aksaray escort Ağrı escort Bitlis escort Eskil escort Ortaköy escort Diyadin escort Dogubayazıt escort Patnos escort Ahlat escort Güroymak escort
mersin mutlu son akdeniz mutlu son anamur mutlu son erdemli mutlu son mezitli mutlu son silifke mutlu son tarsus mutlu son toroslar mutlu son yenişehir mutlu son www.elmasajeinfantil.com
Ankara mutlu son Antalya mutlu son İzmir mutlu son Adana mutlu son Bursa mutlu son İstanbul mutlu son Mersin mutlu son Balıkesir mutlu son Çanakkale mutlu son Denizli mutlu son Diyarbakır mutlu son Hatay mutlu son Kayseri mutlu son Kocaeli mutlu son
Bugun...
SON DAKİKA

Kârsız yatırımcılar “Arsız yatırımcılara” dönüşür!

 Tarih: 22-05-2021 11:50:00
Salim Kadıbeşegil

 

BrandMap Nisan-Mayıs 2021 birleşik sayısına yazdığım yazının başlığı aslında “Arsız Yatırımcılar” idi. Bloga girerken başlığa küçük bir ekleme yaptım. Yazının orijinal baskılı halini buradan 07-BM43_Salim_Kadibesegil okuyabilirsiniz.

Emmanuel Faber. Bu ismi bir kenara not edin. Vizyoner CEO’larla ilgili günün birinde bir kitap yazılırsa ilk sayfalarında olmaya aday iş insanlarından biri.
2014 yılında dünyanın önde gelen gıda şirketlerinden biri olan Danone’un başına getirildi. Aynen 2008’de Unilever’de direksiyona geçen Paul Polman gibi gezegen ve insan uyumlu bir iş modelinin harcını karmaya başladı. Kısa zamanda çok da önemli çalışmalara imza attı.

Emmanuel Faber ve Muhammed Yunus

“Sürdürülebilirlik” meselesini işin odağına oturttu. Tedarikten, üretime, ambalaj malzemelerinden, atık yönetimine kadar her alanda birçok şirkete örnek olacak çalışmaları hayata geçirdi. İnsan merkezli politikaların ekolojik çevre ile uyumlu matematiği tüm kararlarının önceliği oldu. Kısa dönemde değil uzun dönemde kalıcı başarılara odaklı bir yönetim felsefesinin mimarı olarak adı geçiyordu. Zaten şirketin kimliği “One Planet One Health” olarak tanımlanıyordu.
Pandemi dünyadaki tüm şirketleri olduğu gibi Danone’u da olumsuz etkiledi. Özellikle neredeyse tüm yıl kapalı olan kafe ve restoranlar şirketin finansallarını alt üst etti. Ancak Faber tuttuğu yoldan geri dönmedi. Şirketin yarınlarını güvence altına alacak politikaları uygulamaya devam etti.
Bu kararlılığı şirketin aktivist yatırımcıları olarak tanımlanan kesimlerin tepkisini çekti. Onlara göre şirket “çiçek-böcek” gibi şeylerle uğraşmayı bir kenara bırakmalı ve “para” kazanmalıydı. Ve beklenen oldu şirket yönetimine büyük baskı yapan Artisan Partners ve Bluebell Capital Faber’in görevden alınmasını istediler ve muratlarına da erdiler. Bu girişimleri ile “kazandıklarını” zanneden bu yatırımcılar aslında “kaybettiler”! Bunu zaman gösterecek.

Kişisel olarak Danone’la ilgili bir anımı da yeri gelmişken paylaşayım. 2012 yılında henüz Emmanuel Faber CEO değilken şirketin Türkiye operasyonuna itibar yönetimi danışmanlığı yapıyordum. Danone ile ilgili ilk bulgularım arasında şirketin sürdürülebilirlik kültürü yer alıyordu. Gerçekten, tutarlı politikalar ile şirket bu meseleye samimi olarak yatırım yapıyordu. İtibarın ana girdileri olan her şeyi bir yerinden yakalamışlar ancak adına “itibar” dememişlerdi. Yaklaşık iki yıl süren bu danışmanlığın ilk aylarında yaptığımız çalışmalar şirketin uluslararası yönetim gündeminde de etkili oldu ve beni 19 ülkenin CEO’larının üç ayda bir toplandıkları gündem toplantısı için Münih’e davet ettiler. Toplantıda bir sunum yaptım ve ardından da sorulara cevap verdim. Bir uluslararası şirketin en süt düzey yöneticilerinin bir araya geldiği bir toplantıda “tek” gündem maddesi olarak “itibar” meselesini masaya yatırmış olmaları beni çok etkilemişti. Bu davet bile şirketin vizyonu ile ilgili net bir fikir veriyordu. Yani şirketin kültürü bu bakış açısı ile harmanlanmıştı zaten. Bu harmanın içinde CEO koltuğuna Emmanuel Faber’in getirilmiş olması da doğru orantılı.

Dağarcığımdaki bu arka plan bilgilerini de Faber’in görevden alınması ile ilişkilendirdiğimde alınan bu kararın Danone için net bir “itibar” kaybı olduğunu iddia edebilirim. Çünkü vizyoner bir CEO’nun sürdüğü tarlada başka ürün yetiştirmek kolay değil. Para hırsı ile o kültürü satın almak mümkün değildir. Peter Drucker’ın dediği gibi “kültür stratejiyi kahvaltı niyetine yer”!

Gelir dağılımındaki adaletsizliğin kaynağı

https://www.infobloom.com

Bu paradan para kazanma tutkusu girdabı içinde bocalayan yatırımcıların anlayamadığı şey; dünyanın değiştiği… Önceliklerin başka bir sıralama ile yaşamın çeperlerini ördüğü… Pandemi sürecinde akıllanmayan “sözde” yatırımcılar kazandıkları parayı harcayabilecek bir dünya bile bulamadılar ve bulamayacaklar!

Gelir dağılımdaki adaletsizlik son 130 yılın karne notu. Dünyanın en zengin %1’in sahip olduğu gelirler alt kademedeki insanların gelirlerinin 196 katı.  ”Zengin-gelişmiş ülke” ABD’de bu rakam 39 kat! Yine ABD’de 1980-2019 yılları arasındaki karşılaştırmada CEO’ların düz çalışan maaşları ile kıyaslandığında aldıkları ücret ortalama 264 misli farka ulaşmış. 1980’lerde bu fark 42 misli imiş.

Yaklaşık 700 milyon kişi günde 1.90 dolar gelirle yaşamak durumunda.  Yani yıllık geliri bir cep telefonu fiyatına bile erişemiyor. Günde 3.20 dolarla yaşamak durumunda olanların oranı %43,6 günde 5.50 dolarla yaşayanların oranı ise %24,1. Yani her 4 kişiden birinin yıllık geliri bizim eve gelen aylık enerji faturamızla başabaş! Bunlar 2017 verileri. Bu rakamların yanına yıllık ortalama silah satış tutarlarının da 2 trilyon dolara geldiğini not edelim. Pandemi koşulları nedeniyle bu oranların nereye geldiğini düşünmek bile istemiyorum! Bunlar bizi nereye getiriyor; para-insan ve gezegen ilişkisinde bu işlere son 130 yıldır karar verenlerin insanlığı nereye getirdiklerini görüyoruz.

Banknot paraların bozuk paraya dönüştürdüğü “ahlâk” ister istemez; hırs, açgözlülük, arsızlık, kibir ve daha fazlasına sahip olma tutkusu ve duygusu ile izdivaç yapınca Emmanuel Faber’i koltuğundan eden “aktivist yatırımcıların” karakterini ortaya çıkarıyor. Bunlar “raf ömrünü” tüketmiş, yemek sofrasındaki artıklardan zengin olunabileceğini düşünen bir zihniyetin temsilcileri. Tarihin çöplüğüne atılmaları an meselesi. İnsani gelişimin sürdürülebilirliğini kendi banka hesaplarının şişkinliğine tercih eden iflas etmiş Guliver’in cüceleri!

Hatırlarsınız 2019 yılı ağustos ayında iş dünyasının önde gelen şirketlerinin CEO’ları Business Roundtable isimli etkin lobi platformunun bildirisine imza koymuşlar ve “bundan böyle şirketlerin varlık nedeninin hissedar değeri yaratmak değil tüm paydaşlar için değer yaratan politikalar olduğunu” vurgulamışlardı. Hepimiz bu konuda ne kadar “samimi” oldukları ile ilgili dudak bükmüştük. Danone darbesi gösterdi ki oralarda “eski tas eski hamam”! Değişen bir şey yok yani!

“Anlamlı ve sosyal fayda yaratan şirketler”

Bu çarpıklık ortaya başka bir iş modelini doğurdu; “anlamlı ve sosyal fayda yaratan şirketler”. Çok da yeni değil ama Unilever’de 2008-2018 yılları arasında CEO’luk yapan Paul Polman gibi vizyoner CEO’ların öncülüğünü yaptığı kültürel dönüşüm benim gibi “dünya vatandaşlığı yolculuğu” yapanlar için bir umut oldu. Mesela ne yapmıştı Polman; hissedarlara artık üç ayda bir değil yıl sonu hesap verileceğini açıklamıştı. Şirketin uzun vadede kotarması gereken hedefleri vardı; dönemsel kârlılık baskısı nedeniyle bunlar bir kenara bırakılmamalıydı. Polman gittikten sonra bile benzer uygulamalar devam ediyor. Nitekim Unilever Mart 2021’de onbinlerce tedarikçisine bir bildirimde bulundu ve 2030 yılına kadar tedarikçilerinin yanlarında çalışanların yaşam kalitelerinin iyileştirilmesi hedeflerini verdi.

Sektörün amiral gemilerindeki bu kararlılık ister istemez dünyanın dört bir köşesini etkiliyor. Aslında Emmanuel Faber’in yaptığı da farklı bir şey değildi. Hatta o bir adım ötesinde Danone’u 2025 yılında kadar “Benefit Corporation” yapma hedefini de gündemine aldı. B+’lar, ekolojik, etik, şeffaflık, sorumluluk, hesap verebilirlik ilkeleri ile çalışma hayatının içindeki oluşumlar. Genellikle küçük işletmelerin bir sertifikasyon sürecinden geçerek hak kazandıkları bu “lig” de ilk kez Danone gibi büyük bir oyuncunun da yer almak istemesi ister istemez benzer başka şirketlerin de dikkatini çekti. Aslında Faber’in yapmak istediği çok basit bir şeydi; Danone markasının kimliğinin aynen B+’ların sahip olduğu değerleri yansıtmasını istiyordu. Şirketin “varlık nedeni” buydu!

 Sorumlu üretim, sorumlu yönetim ve sorumlu tüketim

Kapitalizmin bugünlerde hiç hoşlaşmadığı bir diğer yaklaşım da “sorumlu üretim ve sorumlu tüketim”. Aslında sondan başlıyor; sorumlu tüketmek istiyoruz! Böyle bir eğilimin içinde gerçek ihtiyaçlarımıza odaklanıyoruz. Bu odaklanma beraberinde ihtiyaçlarımızı karşılamaya aday üreticilerin kim olduğu, hangi kültür ve değerleri temsil ettiğini sorgulamaya varan bir göz süzmesiyle devam ediyor. Bu ürünlerin arkasındaki şirketin yönetim kadrosunda kaç kadın var, cinsiyet ayrımcılığı ile ilgili politikaları ne, satın alma politikalarında adil ve etik uygulamalar var mı? Çocuklar, mülteciler, engelliler, hayvanlar, iklim krizi ve daha sayabileceğimiz ancak hepimizin sorumluluk alanının kapsamındaki içsel sorgu bizi “sorumlu tüketim” ile buluşturuyor.

Bu duyarlılıkları kendi varlık nedeni ile buluşturmuş şirketler de karşımıza “sorumlu üretim ve sorumlu yönetim” başlığıyla çıkıyorlar! Yani sonuçta bizlerin yani tüketicilerin tercihi olan bir felsefe iş dünyasında karşılığını buluyor.

Sıfır atık ve döngüsel ekonomi

Türkiye’de günde ortalama 8o milyon ekmek üretiliyor. Dünyada her akşam bir milyara yakın insan aç uyumak durumunda iken biz her gün 5 milyona yakın ekmeği çöpe atıyoruz. Dünyada yemek israfı öyle bir boyuta ulaştı ki çöpe atılan gıdalardan 800 milyonu aşkın insanın doyabileceği hesaplanıyor! Hem de insan olma onuruna yakışır bir şekilde. Yemek içmek kültürümüzün içinden doğan “atık” israf haline dönüştüğünde bundan kapitalizm rahatsızlık duymuyor. Ancak hammadde kaynaklarının giderek tükendiği bir dünyada bunun böyle süremeyeceği de açık bir gerçek.

Buradan yola çıkılarak gündemegelen konulardan bir tanesi “sıfır atık ve döngüsel ekonomi”.  Kapitalizme “ayar” veren bu yeni kavramlar toplumda karşılığını bulunca ister istemez sistemin savunucularının DNA’larında da bir çözülme başlıyor. Bu çözülmeyi anlayabilmeleri eski düşünce mantığı ile tabii ki mümkün değil!

Benim üretim atığım senin hammadden olacak ve üretimin için gerekli olan her şeyi benim atığımdan elde edeceksin böylece “sıfır atık” ile yaşamın sürdürülebilirliğini gerçekleştirmiş olacağız! 2000’li yılların başından beri dünyanın büyük üreticilerinin başarıyla uyguladıkları bu felsefe yerel ekonomilerin can suyu olarak tanımlanıyor. Birbirine entegre sistemler zaten organize sanayi bölgeleri ile vücut bulmuştu. Şimdi birbirlerinin atıklarından beslenen organizmalar olarak kapitalizmin iştahını kaçırdılar.

Dünyamız sıkıntılı günlere gebe. İklim krizi henüz yaşamı ters yüz etmedi. Ama yakın geçmişte ABD’nin Teksas eyaletinde bir prova yaptı. Eyalet genelinde milyonlarca kişi günlerce soğuk kış şartları karşısında elektriksiz kaldı; içecek su bulamadılar, ısıtıcılarını çalıştıracak yakıtları yoktu. Neyle yüz yüze olduklarının bile farkına varamadılar.

Pandemili günler tabii ki geride kalacak. Ama maskeler, sosyal mesafeler ve hijyen alışkanlıkları sosyal yaşamın bütününde daha uzun zaman egemen olacak. Bunların üstesinden gelebilecek gücü “kendileri yeterince para kazanamadılar” diye yaşamın sürdürülebilirliğini omuzlayan Emmanuel Faber gibi liderleri koltuğundan eden aç gözlü arsız paragözler de değil Faber’lere verebileceğimiz destekle bulacağız!

 

  Bu yazı 205 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI