Bugun...
SON DAKİKA

Halimize Güler Gibi Gülün Lütfen! Say Cheese!

 Tarih: 14-02-2024 09:13:00
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL

Şu sıralar yer, gök dahası taşın bağladığı yosuna, ağaçtan kabuğu altındaki böcek larvasına, kovuktaki sincap yavrusuna hiçbir şey iyi değil!  Ortalık sanki gittiği evi kırıp geçirmiş pişkin konukların geride bıraktığı tablo gibi kentten köye. Pek arsız, pek yüzsüz konukları ağırlamaktan yeryüzü bile alabildiğine yorgun. Ağırlananlar, içini bilmeden dışına bakıp “insan” denip geçilenler. Bir yeri, verimli alanları yok edercesine permeperişan etmeye “kıran girmiş?” mi denilirdi. Kimdi, neydi o kıran bilmezdik, görmezdik. Bizmişiz, hırslarımız imiş meğer! Hepten yıkıp, kırıp dökenler olmasak da koskoca bünyeyi bitirmeye gözün göremediği minicik bir virüs yeter, malum.

 

Toplumu hasta eden virüs, yozlaşma. Yozlaşmak bir anlamda sahip çıkmayı unutup, sahip olmak hastalığına tutulma denebilir. Yozluğa yol açan çoklukla devşirme, tutarsız, türedi kültürleri değer sanmak.  Gerçekte kadından çocuğa, doğadan sanata önemseyen kendi öz değerlerini silip atmak.  Tarih, böylesi artıdan eksiye sürüklenişlerin öyküsünden oluşuyor.  Her an görülen sıradan sürüklenişlerden biri diyelim ki koskoca Türk mutfağımıza sırtımızı dönüp, sağlıklı olup olmadığına bakmaksızın tek yemek olarak hamburgeri bellemek.

 

Düşülen bu duruma olsa olsa “elindekine sahip çıkamama”, “sahip olduklarının farkında olamama” denilebilir kestirmeden! Bu arada sahip çıkmak, sahiplenmek değildir. Sahip çıkmak, bugüne kadar gelmiş kültürel, doğal neyimiz varsa onlara zarar vermeden, azaltmadan sonraki ellere aldığımız gibi teslim etmek yetkinliğidir. Yürekliliğidir. Yani ortalığı darmadağın eden konuklardan olmamaktır.  

 

O zaman yüreklilik gösterip sormalı,  bir anlamda hazıra konarcasına elde ettiklerimize ne kadar sahip çıkıyoruz? Uşak kilim desenlerinden Hereke halılarımıza, tarihi eserlerimize?   Büyüklere saygı, küçüklere sevgiye? Çekirdek yapımız olan hala bir yerlerde köy olarak kalmış köylerimize? Köyden bozma Bodrum’a, mahalleden bozma Alaçatı’ya? Fındıklıklara, kum zambaklarımızdan zeytine, hurma zeytinine, makiliklerimize, edebiyatımıza, çiftçilerimize? Toprağımıza?

 

Toprak denince… Altından üstüne hakkıyla bir sahipleniş gelir akla. Üstüne kentler, kasabalar kurulan toprakların bir karışı olsun görülemez oldu şimdilerde megapollerde, metropollerde.  Kentlerin siluetini belirleyici olduğundan yerleşim yerleri mimarileri ile anılagelmiş hep. Şimdilerde mimari demek Güneş’i önleyen, rüzgâra set çeken beton yüzlü kuleler oldu. Oysa mimari, ince ölçütlerden oluşurmuş vaktinde.

 

Tarih olgusu binlerce yıla varan geçmişimiz değil de üç, beş yüzyıllık evveliyatımız olarak algılanır olmuşsa o halde örneği yakın geçmişten verelim. Yalnızca birkaç asır önceki ölçütler ile bugünün ölçüsüzlüğünü üst üste koyarsak görülen tek bir şey düşündürtüyor; leyleğin kuşa benzetilmesi. Kuş olarak serçeyi bilen biri leyleği görünce onu kuşa benzetemediğinden gagasını, kanadını, bacaklarını kesip, boynunu kısaltıp aklınca kuşa çevirmiş leyleği. Anlaşılan gelişimin her şeyi daha iyiye götürmesi beklenirken hiç de öyle olmamış; mimarideki ölçütlerimiz kuşa dönmüş.

 

Eskiden bugüne kalabilen yapıların başında hanlar, camiler, çeşmeler gelir. Bugün tarih denilince kimilerince akla gelen tek dönem Osmanlı olduğundan o dönemin mimari eğilimlerini analım. O zamanlar bir kentin hatta köyün yapılarının ne yükseklikte olacağına ilişkin tek ölçüt camiler imiş.  Kent olsun, kasaba olsun oradaki hiçbir yapı camiden daha yüksek olamazmış. Caminin minaresi de öyle akla estiğince bir boyda yapılamazmış. Minarenin yüksekliği, en çok caminin bir buçuk katına çıkabilirmiş. Eğer şimdilerde de şehirleşme ölçütlerine uyulsa idi bugünkü kent siluetleri böyle mi olurdu?  

 

Deniz yosunundan ağaçtaki, taştaki yosuna kadar içinde bulundukları koşulları kötüye itmenin açıklaması onların yaşam alanlarına göz koyma, sahip olma hırsı olabilir mi? Yani “Dünya süsü” denilen ne varsa o süslere düşkünlük! Bu konuda vaktinde bir ders de verilmiş aslında. Kanuni Sultan Süleyman,  hayata veda ettikten sonra bir kolunun tabutundan dışarı sarkıtılmasını istemiş. Bu Dünya’dan ayrılırken eller bomboş gidileceğini göstermek için.

 

Ancak böylesi dersler, bir İngiliz atasözünün tembihini tutar gibi hiç dert edilmemiş belli ki.  O atasözü,  “don’t trouble trouble till trouble troubles you! -Dert, seni dertlendirinceye kadar derdi dert etme”. Bu salığa sığınılmış sanki. Bu yaklaşımın bizdeki karşılığı olsa olsa “aman, canım sen de! Böyle gelmiş, böyle gider” olurdu.

 

Eğer tıpkı hamburger gibi sahiplenmeye doyamadığımız bu İngiliz tembihini büsbütün benimser olmuşsak lütfen objektife bakıp olabildiğince gülümseyin.  “Cheese – peynir”  deyin, lütfen! Kahvaltıya peynir alamasanız da “cheese” derken gülümsersiniz çünkü. Gülümseyin! Tıpkı halimize bakıp da gülümser gibi!

  Bu yazı 1175 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI