Bugun...
SON DAKİKA

CANIM YURDUMU GEZİYORUM – MİLAS

 Tarih: 10-06-2024 10:51:00
RUHİ ÇİLEK

Daha önce, özel olarak Labranda Antik Kenti gezisi ve farklı farklı sebeplerle birkaç defa gezdiğim Milas’ı bu kez daha derli toplu bilgiler edinerek gezeyim dedim. Bilmediğim o kadar şey çıktı ki, inanılmaz… Osmanlı döneminde adı Melasso olarak bilinen Milas, Karya döneminde ise Mylas olarak adlandırılmış… Halikarnasos’ta (Bodrum) Dünyanın Yedi Harikasından biri kabul edilen ve Karya Kralı Mausolos adına  “Mausoleion” adıyla maruf bir anıt mezar (mozole) yapılır, sonraları başta savaşların yol açtığı yağmalar, doğal afetler ve nihayetinde de “medeniyetin temsilcisi zannedilen” hırsızlar tarafından önemli parçaları Londra Müzesine götürülen bu eseri biliyordum. Bu sefer daha önce bilmediğim, Kral Mausolos’un babası Hekatomnos’a ait aynı boyutlarda bir anıt mezar (mozole) ve Kutsal Alanı, Menandros Onur Sütunu olduğunu öğrendim. Müthiş bir mozole, oğlunun mozolesinden daha sağlam kalabilmiş ve oğlunun mozolesi için ciddi manada fikir vermektedir.

 

Muğla geneli görünen o ki madencilerin hedefi haline gelmiş durumda, Labranda’ya bir kez daha gideyim dedim, yoldaki kamyon trafiğini görünce sinirlerim inanılmaz derece bozuldu, tansiyonum fırladı… Yol zaten daracık, kocaman kocaman maden kamyonları çok virajlı yolda, deyim yerinde ise şoför mahali virajdan çıkarken kamyonun kasa sonu yeni giriyor… Belki kamyon şoförleri de kotaya yetişmek uğruna “Allah ne verdi ise” tam gaz kullanıyorlar araçlarını… UKOME buralarda bu trafiğe bu şartlarda nasıl izin vermiş, inanılır gibi değil… Vazgeçtim Labranda’ya gidişten, döndüm, akaryakıt alır iken bu tespitimi istasyon görevlisi ile paylaştım, adam dedi ki; “burası ne ki sen asıl git Ören tarafını gör”… Kıyıkışlacık tarafına gittim, durum farklı değil… Laf bitti, demek ki… Görünen o ki merkezi otorite bu dağları maden lehine zeytin aleyhine gözden çıkarmış… Peki; yahu bu çılgın tüketime malzeme nereden bulunacak, boğaz tokluğuna çalışan büyük kitleyi bir kenara bırakır isek hani onlar da hiç çekinmeden ve düşünmeden noter görevi yapıyorlar ama ne yapalım ahali ahvali böyle. Sen bu kadar çok seramik, cam ve boya kullanmaz isen, feldspat ihtiyacı bu kadar çok olur mu? Sen bu kadar banyo, tuvalet ve mutfak yapmaz isen, yenilemez isen mermer ihtiyacı bu kadar olur mu? Sözde adına üretim deniyor ya esasen dünyanın tüketilmesi manasında… Kusur müteselsil, yok öyle bir tarafı suçlayarak kusurdan sıyırmak… Sınırsız ve görgüsüz kullanım ya da tüketim bir tarafı ile dünyayı tüketirken bir tarafı ile de hayat konforumuzu düşürüyor da, kimin umurunda… Dolomit, krom, kükürt, manganez ve dahi kum çakıl ihtiyacının bu kadar çok olmasının sebepleri nedir diye kimler düşünüyor, maalesef sadece bir avuç çevreci, diğerlerinin elinde ayna… Bir kez daha görünce içim burkuldu, sinirlerim bozuldu… Ocaklardaki kontrollü lakin sınırsız patlayıcı kullanımına karşı çıkan “ören yerleri kazı sorumlularının” itirazları duyulmuyor ve maalesef bu sınırsızlık sathı mailinde hayatını kaybeden işçilerin yakınları, “vade bu kadarmış” deyip geçiyor… Vallahi ne diyeceğimi bilemedim daha da… Allah selamet versin…

 

Bu kadar eleştiriden sonra gelelim kendimce ziyadesiyle başarılı bulduğum “Milas Müzesi Kompleksi” organizasyonuna, bence çok değerli, birçok eser bir arada meraklılarına takdim edilmiş, “Uzunyuva Hekatomneion Arkeoparkı” adı ile… Etnografik dizaynı gerçeğe yakın seçilmiş, “Milas Konağı” ile başlıyorsunuz ziyarete, “Hekatomnos Mezar Yapısı”, “Sunak”, “Kutsal Alan Duvarı” ve arkeolojik buluntuların sergilendiği alan, “Milas Halıları Müzesi” başta olmak üzere tam bir etnografik ve arkeolojik şölen… Kompleks iyi düşünülüp tasarlanmış, hülasa… Emeği olanlara kocaman bir alkış… Esasen büyük çaplı ve farklı zamanlarda kurdukları ya da antik devirden kalan İyon kentlerini yeniden ihya ettikleri ve zamanla onların birleşerek meydana getirdikleri “Karya Hanedanlığının Kentlerinin” bir kısmını gezmiş idim, Afrodisias, Alabanda, Labranda, Alinda, Halikarnasos başta olmak üzere… Lakin Milas’taki mozole ve diğerleri konusunda ilk kez haberim oldu, bu nasıl bir eksiklik, tamamlamayı bırak, hatta azalmayıp artıp duruyor…

 

 

Milas’ın daracık sokaklarında, eski Çarşı’da, Çöllüoğlu Hanı dolaşılıp, biz muhacirlerin ziyadesiyle beğendiği ciğer kavurmayı bir de “Ciğerci Mehmet ve Oğullarından” yiyelim dedik, pek meşhur olmakla birlikte rakı içemedim, hem araç kullanacağım hem de çok sıcak hava sebebiyle… Eski çarşıda artık bir hayli moda olan grafiti tarzı duvar yazıları ve asılı tabelalar dikkatimizi çekti, en enteresanı da “CCCP” tabelası oldu… Hele Müze yakınlarında bir sokaktaki, Küba’nın efsanevi lideri ile Dünya Devrim Tarihinin şanlı sayfalarına notlar düşen Fidel Castro’nun resmi vardı ki, taaa buradan kahraman İsmail’e mesaj veriyordu, adeta… Eski Milas Sokaklarındaki evlerin dış boyaların seçimi ile bina yapımındaki malzeme seçimleri de adeta bir renk ve mozaik cümbüşü… Hele evlerin yapım tekniklerindeki harmoni, Türklerin tercihi iç avluya dönük Bağdadi tarz ile Rumların tercihi taş binaların bir arada sokaklar ile bütünleşmesi çok güzel, benzerlerine kent rantı hücumundan sıyrılmış hemen hemen her Ege kentinde rastlayabileceğimiz tarzda… Tarihi bir Camiyi gezmek istediğim bir anda, sinirli, kibirli ve dahi özgüven patlaması yaşayan terbiye ve aklı kıt, hatta ziyadesiyle cahil bir cami görevlisi ile ayakkabı nerede çıkarılmalı üstüne yaşadığım gereksiz ve anlamsız diyalog özel muhabbetlerde anlatılacak biçimde tarafımdan arşivlendi…

 

 

Milas ve civarına, Yörük ve Türkmen yerleşmesini müteakip gelişen halı ve kilim dokuma sanatının oluşturduğu kültür hazinemizin sergilendiği “Milas Halıları Müzesi” en fazla vakit geçirdiğim yer oldu, lakin bu konuda hem Milas halıları, hem halıcılık, hem halıcılık ile ilgili 1970’li yılların ortasındaki faaliyetim ve bana bu fırsatı tanıyan, beni affetsin şu anda soyadını hatırlayamadığım Çeşme’de “Antik Arif” adıyla maruf abimiz üstüne yazmayı düşündüğüm bir yazı nedeni ile şimdilik uzun uzun değinmeyeceğim.

 

Milas, dahası Su Kemer kalıntıları, Baltalı Kapı, Euromos Antik Kenti, İasos Balık Pazarı diye bilinen Mozole, İasos Antik Kenti, Beçin Kalesi ve Osmanlı Taş Eserleri Müzesi, Macar Evleri bölümü, Hekatomos Anıtı gibi dolu dolu gezilecek yerlerin yanında Bafa’nın Gölyaka köyündeki “Yediler Manastırı” olsa olsa ancak keçi yolundan yürüme beklentinizi karşılayabilir. O kadar zor parkuru yürüyüp de vardığınız noktada gördükleriniz sizi hayal kırıklığına uğratabilir lakin emin olun ki yaklaşık gidiş dönüş 3 saatlik zor parkur yürüyüşünüz spor ihtiyacınızı karşılamış olacaktır. Kapıkırı köyündeki Heraklia ve cüzü Latmos ise gayet güzel bir ören yeri olup özellikle kayalara oyularak hazırlanmış mezarların görüntüleri sizi hayretler içinde bırakıyor.

Her antik kentin birer “Amfitiyatro”ya sahip olmasının bize başta gösteri sanatları, meşveret ve münazara ve dahi dayanışma ahlakının da ziyadesiyle yüksek olduğunu göstermektedir diye düşünürken, bir insan topluluğunun yaptıklarını bir başka insan topluluğunun işgali, talanı ve ganimet mütalaası ile yok etmesi üstüne de tefekkür etmekten alıkoyamıyoruz kendimizi… Maalesef talan, yıkma ve malzeme ile meşrebimize muvafık yeni bir şey yapma kültürü tarih boyunca aralıksız yaşanmış.

Hülasa; arazilerin adeta bir zeytin denizi şeklinde göz alabildiğince yayılmış olduğunu eskiden beri bildiğim Milas bu gözle gezilince de, bir derya deniz meraklısına, lakin şu madencilere teslim olmuş yönetimi de görmezden ve şikâyet etmezden gelemiyoruz. Hep aklımızda Kızılderili Reisi Seattle’ın meşhur sözü, ne diyor; “Son Irmak kuruduğunda, Son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde, BEYAZ ADAM paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”

  Bu yazı 493 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI