Bugun...
SON DAKİKA

“Değişim” Kavramı; Kapandaki Peynir

 Tarih: 22-05-2024 10:55:00
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL

Üstüne akıl çelici duyulmamış tek söz, “değişim”. Değişimin anlamı, avuç kadarcık yem ile doymayan aç tavuğun gördüğü düşten farksız çoğu insan için. Darı ambarı yani. Değişim herkesi önüne katmış rüzgâra dönüştüğünde bilinen mevcut durumu tezden “eski” diye nitelendirip, bilinmeyen ama umut bağlanmışı da “yeni” diye getirmek için atılan ilk adım.  Öyle bir tohum ki bu söz,  içine fitne fücur geni eklenmiş bile olabilir.

 

Odadaki tek bir eşya dahi yerinden edilse odanın görüntüsü değişirken kaldı ki bir yapıdaki taşları yerinden etmek! Eğer “değişim” diye diye peşine düşülen olgu, yapıyı ayakta tutan temelinden kilit taşına yerinden oynatacak bir bilinmeze doludizgin koşmaksa belli ki satranç oyunu bilye oynamak kadar kolay bellenmiş!

 

Vaatlerin en akıl çeleni hep “değişim” olmuş. Vaatler, düş tohumlarıdır. Birileri, bir toplum en kolay vaatler ile tava getirilir, malum. Değişim, olunamamıştan olunmak istenene götürecek bilet, ışınlayacak sihirli değnek gibi görülünce bu kakalamaca körü körüne de olsa bağra basılmış.  Amaç üzüm mü yemek yoksa bağcıyı mı dövmek irdelemesine kalkışılmamış bile.  Hayallere erişim, değişim ile olur sanıldığından olacak “bu değişim neden”, “daha iyiye mi” gibi bir sorgulamaya üşenilmiş.  Zira herkesin kendince anladığı değişim,  beklentilerini karşılayacak koşullara ulaşması demek. Yani hoşnut kalınmayan ne varsa onların hoşnut kılan hale dönüşmesi demek çoğu kişinin gözünde değişim denen şey.

 

Oysa değişim, olabilecek en ciddi olgudur.  Sesli büyüdür. Büyü, kasırgaya dönüştüğünde yıkıcı olur,  her şeyi silip süpürebilir. Tıpkı kara bir duman gibi üzerinde belirdikleri ekili tarlaları birkaç dakika içinde kupkuru saplara dönüştüren çekirge sürüleri gibi.

 

Sıradan beklentilerimiz de değişim üzerinedir. Telefonun, arabanın modelini değiştirmek, daha konforlu bir daire ya da havuzlu villa ile evi değiştirmek, daha çok kazanılacak bir iş ile şimdikini değiştirmek görünürde en çok üç beş kişinin yaşamını değiştirir. Ancak toplumsal sürüklenişlerin ardından yaşanacak kimi değişiklikler, odanın dekorunu değiştirmeye benzemez. Belki de güle oynaya, bağıra çağıra getirilen bir değişim çok geçmeden kendisinden kurtulmak istenen prangaya dönüşebilir. Üstelik “değişim” lafının artık edilemediği hallere bile gelinebilir.

 

Değişim diye sunulanların rayında gideni raydan çıkardığı çokça görülmüş. Tarih, böylesi değişimlerin geçit sahnesi olmuş. Çoğu kez gerçekleştirilen köklü değişimler sonrasında başa dönülmek istenmiş, ondan kurtulabilmek için.  Gel gör ki ses dahi çıkaramaz olmuşlar getirdikleri değişimin sonrasında.  Öyle ki bazılarında iş, ortasına örülen duvar ile bir kentin doğu ve batı diye ikiye bölünmesine kadar gitmiş. Bir yanda kalanlar öte yanda kalanlara göre kendilerini daha kısıtlı,  kilit altında hissettiklerinden olmalı diğer tarafa geçebilmek için tam duvara bakan bir iş yerinde çalışmayı amaç edinmişler ki motosikleti ile pencereden bir uçsun, duvarı aşıp öbür yana geçsin. Pek az da olsa amacına canlı canlı ulaşan çıkmış.

 

“Değişim, ama ne için, kim için? Niye? Mevcut durumdan daha iyiye mi yoksa başka hesap kitaplar için mi? Nereden çıktı bu değişim ve neden şimdi?” Yakın ya da uzak tarihte gözlerini kırpmadan taşları yerinden oynatmaya kalkanlardan kaçı bu soruları akıl etmişti acaba? Gerçi değişim büyüsüne kapılmış insanlarda akıl kalmış mıdır ki sorgulamaya girişsinler? Hadi bekledikleri değişim geldi çattı, mevcut durum haline dönüştü… Beklenen değişim bu muydu peki? Beklenilene kavuşuldu mu sonunda? Duvarlar örülen örnekten başka örnekleri de anımsarsak eğer, ne görülmedik coşkular ile karşılanan değişimlerin her anlamda Dünya’dan geri koyduğu yetmezmiş gibi eldeki haklardan bile mahrum bıraktığı görüldükçe bir an önce bundan geri dönmek istenmesinin pek büyük bedelleri olduğu hala yazılıp çizilmiyor mu? Görmüyor muyuz? Hele de son çeyrek yüzyıla yakın bir zamandır neredeyse hiç okumayan bir topluma dönüştüğümüzden habersiz kamış olabiliriz Dünya’da yaşanan acılardan. İzlemeye gelince de vurdulu kırdılı, kadın gözyaşlarının dinmediği dizileri seyredip, rol modellerimizi onlardan seçer olmamış mıydık? Daha yirmisine gelmeden altına hazır verilmiş markasına kadar seçmece arabalar ile, düzgün olmayan sürüş ve park etmelere yemin etmiş halde, şiddet öğreten dizilerden kapılmış bakış, tarz ile çalım satmayı pek bir benimser olduk ama, değil mi? Dizidekilere benzemek oldu bizdeki değişim anlaşılan!

 

Peşine düşmeyen bırakmayan, zaman zaman da fitne haline gelen değişim olgusu, vazgeçilemez tek vaat olmuş her zaman. Bu kavramın etkisini bilenler, doya doya bu kozu kullanmış. Ne zaman kötüye, daha kötüye, en kötüye sinsice bir dönüşüm sağlanmak istense yola “değişim” nidaları ile çıkılmış. Tarihte, başka yerlerdeki değişimlere ne kadar arka çıkan varsa bir türlü kendilerinde değişime gitmemişler nedense.  Değişim onlara dokunmamış; ama onların dokunuşları hep “değişim” diye diye gelmiş. Gelmiş gelmesine deee… Umulan değilmiş ama bulunan her defasında da! Diyeceğim, değişim denen şey tam karşıya geldiğinde  “ne ummuştuk ne bulduk!” yakınmasını da beraberinde getirmiş. En çok da kadınlardan! Kadınlar dizilerde ağlamıyor tek hayatta!  “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak bu olmalı”  diye yazar tarih, çoğu yerlerin “değişim” deneyimlerinin ardından.

 

 Hangi konuda olursa olsun bir değişimden bahsedildiğinde yapılacak ilk şey bu değişimin kime yarayacağını, neler getirip neler götüreceğini şaşmaz biçimde hesaplamak olmalı.  “Akla sokulmaya çalışılan bu değişim bizim için mi yoksa başkalarının beklentilerine yarayacak bir değişim mi?” diye düşünmeli.  Heyecandan yürekleri kabartan bu kavram çoğu kez geri dönüşü olmayan acı sonuçlar doğurabilecek bir tuzak olmuş, malum. Dahası kapandaki peynir olmuş. Peynire üşüşen fareler kaçınılmaz olarak kapana yakalanacaktır. Fareler bilmez ki bedava peynir tek kapanda var. Bu gerçeği öğrendiklerinde artık çok geçtir. İş işten geçmiştir. Kapandaki peyniri yutan fare de mutlak kapan tarafından yutulur.

 

Serpenin amacına göre en zehirli tohum olabilecek değişim kavramı hiç de masum olmayabilir. Meyveleri bakteriler çürütürken kurulu yapıları çürüten belki de çıkar için kilit taşlarının yerinden oynatılmasıdır. Tüm taşları tutan bu taşlar çekilip alınırsa bina yani yapı başa yıkılır. Ha kilit taşı düşmüş yerinden başa, ha göktaşı düşmüş!  Ki kaç bin yıl önce, göktaşları düştüklerinde Dünya’nın üzerindeki canlılara kadar yok etmişti. Dinozor fosilleri o günlerden kalma.

 

Her taş yerinde ağırdır malum, kilit taşından satranç taşına,  bir yörenin eşrafına kadar. İster satranç tahtasında olsun ister harç kullanılmadan, çivi çakılmadan sırf dizilişleri sayesinde kemeri ayakta tutanlardan kilit taşlarına tek bir taşa dahi dokunmak eğer başyapıtlar veren bir taş ustası ya da usta bir satranç oyuncusu olmaksızın herkesin harcı değildir. Kimi el vardır ki taşları binlerce yıl ayakta kalacak biçimde dizer hiç değiştirmeden kimi el de vardır ki binlerce yılı birkaç zaman içinde yerle bir eder. Ellere yani el aleme bile gerek kalmadan!

  Bu yazı 942 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI