Bugun...
SON DAKİKA

Hanım Yaparsa Kaza, Halayık Yaparsa Ceza

 Tarih: 09-05-2024 10:05:00
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL

Başa, doğadan bağımsız halde de afet gelebilir. Topu topu iki harflik bir afet bu;  “iş”. Hemen işsizlik gelmesin akla, aslında işi olup da sırf bu yüzden başına ne işler gelenler de yaşamışlar ki öyküleri kıssadan hisseler gibi sözler ile bugüne bırakılmış. Çifte standardı daha o zamanlarda tanımlamış halde bu söz  üstelik!

 

Karnı aç kalmasa, başının üstünde bir dam olsa da o damın altında her anlamda köle görülmüş biri için eline tutuşturulan iş, başına ne işler gelmesinin ardından her an bir yenisinin daha açılabileceği anlamındadır.  Öylelerinden kimileri de iğneleyici dizeler gibi görünen, kendileri için “hanım yaparsa kaza; halayık yaparsa ceza” atasözümüz söylenmiş halayıklar. Hem salkımlı, talklı yani koruklu atasözümüz  “kendi yutar salkımı, ele verir talkını” ile hem de “elin gözündeki çöpü görür, kendi gözündeki merteği görmez” atasözlerimiz ile ikinci dereceden akraba gibidir hanımlı, halayıklı bu söz. Eğer kaza deyip, geçiştirilecek şeyler çok üst üste gelmiş ise hanımın yeni kazasına “nazar” denildiği de olmuş çokça.

 

“Halayık”, esir düşmeye kadar varan olgular sonrasında köleden farksızlaşmış kadınlara denirmiş zamanında. Bir şekilde getirildikleri konaklarda en azından ortalık, mutfak onlardan sorulurken evin hanımı da evin hanımcılığı rolünü oynarmış. Hanımlar, artık kuştüyü minderler ile döşeli sedirlerde, divanlarda mı, yoksa su geçirmez kerestesi pek değerli, Afrika’dan gemiler ile getirilen abanoz ağacından mıdır bilemeyeceğiz fiskos koltuğunda oturup, içinde kakuleden damla sakızına, keçiboynuzu tozundan kremaya kadar çeşnisi hayli uzun liste tutan kahvesini yudumlarmış, konukları ile yüz yıl belki daha önce yazılmış pek eski romanlardan öğrendiğimize bakılırsa.

 

Bir alay horanta yani ev halkından başka hep duyulan dış kapı tokmağı sesi ardından kapı her açıldığında içeri konukların doluştuğu, her kapandığında konakta bir yığın koltuğun boşaldığı ortamın koşuşturmacası pek sıkı olur haliyle.  Bir yanda mutfakta, ocakta yemek pişerken bir yandan da ocağa kahve fincanları sürülecek konuklar için, hanım, küçük hanım, küçük bey için.  Kışlar daha rahattı belki de, mangal yakılmışsa eğer. Mangallar, ocağın yükünü hafifletiyordu muhtemelen, kahve sürmekte.

 

Yetişecek kap kap etlisinden safranlı pilavına yemekler, börekler, ince açılmış kırk yufkalısından, şerbetlisinden, tavuk kaynatılanından tatlılar için harıl harıl çalışılır, bir yandan da kahveler şerbetler getirilip götürülürken diyelim ki ufacık bir kaza oldu! Gerçi bir fincan bile kırılmadı, ola ola ocak başı kalabalığından, karıştırılacak tencerelerden kahvenin başına geçmekte halayık geç kalınca kahve taştı. Al işte başına okkalısından iş! Bu başa gelen doğal afet olmasa da bir halayık için büyük sıkıntı.  Tepeleme dolu kaç kaşık kahvenin bakır cezvede kaynarken yaydığı koku etrafı kaplamışken hanım ve konuklarının zamanında gelmeyen kahveleri nedeniyle keyiflerinin kaçması, bir halayık için sonucu cezaya varacak bir şey yine de.

 

Oysa tek işi ipekliler, kutnu kumaşlar, taftalar, fitilsiz düz kadifelerden giysilerini giyip, konuk ağırlamak, kimileyin de konukları ile ut eşliğinde fasıllar yapmak ya da pek süslü büyük sandalla bir yerlere gitmek olan evin hanımı bir kez olsun kahve yapmaz ki kahveyi taşırsın da bilsin nasıldır iki ayağın bir pabuca girmesi!  Öyle ya, hata, çalışana özgüdür. Aylaklara has değildir! Ama evin hanımı, Çekoslovakya porseleninden, altın yaldızlı, pek pahalı kaç fincan takımını savsaklığından yahut yan konaktakileri ya da akrabadan birilerini hararetle çekiştirirken el kol salladığı bir anda sehpadan devirip, kırmamış mıydı kaç defasında?  Hem, Bursa belki de Çin ipeğinden, Fransız kupürlü kaç elbisesini temizlendikten sonra ufacık bir leke dahi kalmasa da sırf kahve döküldü diye giymemişti buldumcuk delisi kesilmiş olmasından ötürü. Üstelik o canım ipek halıların üzerindeki kahve lekesi, bezle şöyle üstünden üç beş kez geçildiğinde çıkmış olsa da yine de saatlerce halayığa sildirip durmuştu evin hanımı. Yeni yapılan kahvesini yudumlarken. Halayığın halı silmekten bileği kopmuş ne çare! İşler her gün tekrarlanacak, kırılan dökülenler her defasında aynı şeyleri yaşatacak olduktan sonra!  

 

Halayık elinden taşan kahve ocağı kirletir tek; ama ya hanımın elinden kırılmakla kalmayıp, içindekiler her yana saçılan fincanlar, billur şerbet bardakları kavramları, algıları kirletiyor ise? Eğer bunlar hanımın eli ile olmuşsa sözü olmaz; ama halayığın pişirdiği kahve asla taşmamalı! Hele de fincanlar halayık tarafından hiç kırılmamalı. Çünkü hanımın kırıp döktüklerinin adı “kaza”; ille kullanılacak diye üstelenen çatlak kâse sonunda yapacağını yapıp, sıcak çorba konulunca artık dayanamayıp ikiye ayrıldığında halayığın elinde olduğundan adı “ceza”. Oysa halayık ne kâseyi çatlatandı ne o çatlak hali ile masaya gelmesine ısrarla sebep olan.   

 

Gelsin de ağzını açıp, çok sürmez ikiye ayrılıp, içindekiler masaya boca olacak çatlak kâse hakkında evin hanımını defalarca uyardığını söylesin halayık! Hadi söyledi diyelim, haddine mi bu söz onun? İşte yine ceza o zaman! Ceza üçe, beşe katlanırken dökülen sıcak çorbadan yanıp, kıpkırmızı olmuş elini su altına tutmak için koşamaz bile cesaret edip de. Önce o masa temizlenecek, yeni örtüler serilip,  kırılan kâse çöpe atılacak zira. Oysa üflediği kaşığından bir damlacık çorba evin hanımın bileğine sıçrasa hemen doktor çağrılırdı konağa. O kaşığı masaya getirdiği için suçlu halayık olurdu yetmezmiş gibi. Kaşığını bile doğru dürüst ağzına götürüp de lokmasını yutamayan hanım kabahatli olmayacaktı elbet! Halayık ne güne?

 

İnsan olmak paydasında buluşmayı beceremeyip, evin hanımından halayığa, ileride mirasyedi olacağı besbelli konağın işe yaramaz oğulcuğundan kalfanın her işe koşturulan oğluna birebir aynı yaşanılan olaylar, yaşayanın kim olduğuna bağlı olarak apayrı adlandırılıp, çifte standartlı uygulama görünce bu yara bir söze dönüşmüş. Ne denli zarar verici olsa da “kaza” diye nitelenenler tek evin kendi horantasına, başta da evin hanımına yakıştırılırken suçu olsun olmasın halayıklara “ceza” uygun görülmüş. “Hanımlar, hatasızdır” bellenmiş belli ki! 

 

Bugün halayıklar yok şükür ki. Öyle biliyoruz en azından. Ancak onların anıldığı deyişi aynıyla yaşayanlar var hala. Hortum gibi en şiddetlisinden, savurup atanından rüzgârlar ile nefesi bile duyulamayacak olduklarından yel dahi olamamışlar arasında görülebiliyor bu ikilik şimdilerde.  Rüzgâr esip gürlerken, hortuma dönüşüp, çatıları söker, yıkıp geçer. Üst üste koyulmuş ne kadar taş varsa taş üstünde taş bırakmayacak pervasızlıkla yıkarken bu bir afettir. Ama tüm bunlara sebep rüzgârın, bunca yıkıma neden olmayı üstlenmesi bir yana nefesi duyulamayan, yel bile denilemeyenin sırtına, omzuna kalır ceza.

 

Bu hiç de haktan gözükmeyen yaklaşım, pek bir hevesle “dönüşüm”, “değişim” dedikleri şey olmalı. Kimi düzenler durmaksızın dönmek ile sağlanır, eğer bir gezegen iseniz, Dünya iseniz. Ancak düzenleri bozan da sıklıkla alınmaması gereken virajları almak. Yani olmayacak dönüşlerde bulunmak… Diyelim ki gözler doğrudan kaçırılır, olmayacaklara dönerse…  Ya da gerçeklere, akla sırt dönülürse…

 

Belli ki bu çağda,  hanımlara has hatalara kaza gözü ile bile bakılmaz olmuş artık. Öyle ya, bir şeye “kaza” demek, onu kabullenmektir. Öyle olmasa da önemsiyor gibi gözükmektir en azından. Oysa önemsemek şöyle dursun kırılan dökülenler reddediliyorsa bir de?  Bu konuda taptaze bir örnek verecek olsaydık… Tümden suç işlenen kazalarda bile haliyle ehliyetsiz on yedilik oğulcuklar kurtulsun diye kurtarılabilecek yaralıyı hastaneye yetiştirmeye kadar doğruyu reddetmek anlayışı var. Üstelik yaralının haber verme, iletişim hakkı da yok edilerek! Dahasını, daha dahasını, başka başka ortamlarda, işlerde, kendine yontuculukta yapanları hiç anmayalım!   

 

Elinden hep böylesi şeyler çıkabilecekler, sebep olduklarını reddederken neyi sahipleniyor olabilirler o halde? Kim bilir ne yokluk zamanlarında, ne fedakârlıklar ile canla başla, art niyetsiz, sırf yapıcı miras olarak geride neler neler bırakmışların yaptıklarını intihal edip, kendi eseri gibi gösterme gafleti içinde övünüş gözünü hırs bürümüşlüğünü mü kabul ediyorlar yoksa?

 

Yine de eski romanlardaki, tarih kitapları sayfalarındaki, köken olarak bile Türkçe olmayıp, dilimize devşirme olarak sıcak güneyden geçmiş “halayık” sözcüğü ile anılan bir bakıma kölemsiler de, hanımları da kapının gerisinde kalsalar da kapının dışındakiler aynı nedenin hangisinde hangi sonucu verdiğini her zaman bilmiş. Gözden kaçmayan bu çifte standardı yüze söyleyecek fırsat bulunmuş mudur; bulunsa da söylenecek hal, yürek var mıdır bilemiyoruz; ama bu gerçek hem de öyle bir söyleniverilerek sonraki çağlara bırakılmış ki! Üstelik şiir gibi bir atasözümüz ile “hanım yaparsa kaza, halayık yaparsa ceza” diye. Üstüne “anlayana sivrisinek saz” demeye gerek bırakmamış daha anlatan!

  Bu yazı 435 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI