Bugun...
SON DAKİKA

Telaşın Ertesi Bayramsa, Ben Severim Telaşı

 Tarih: 16-06-2024 06:25:00
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL

Öyle şeyler var ki onlar için eskimek, yıpranmak değil, yıllanmak demek. Öyle geçmiş günler var ki takvim yapraklarından düşeli seneler, seneler olmuş,  içlerinde şimdiki zamanın ayak sesiyle dolaşılır. Ben severim eskilerdeki kimi halleri o yüzden.

 

İçinde olduğunuz anın cepleri, zamanın yuttukları ile dolu. Bir yandan başa çıkılacak yeni olguların tohumları ile dolan,  bir yandan da kimi değerlerin oluktan akıp gitmekte olduğu bir havuz an, tam şimdi. Değerler ki “ahh!” ile andığımız eski günler imzalı. Ve şimdi o güzelim alışkanlıklar alıp başını temelli gitmekte. Kaybolmuşluğa.

 

İki binli yılların,  bugünün, zamanla beslenen canavarı başta trafik yani ulaşım.  Mesafeler, zamanı öğüten değirmenlerin en doymazı. Zaman öğütücü trafik, aynı kenttekilere dağ aşırı köylerin uzaklığını koyan mesafeler derken… Belediye otobüsü yahut metro koltuklarından kuyruklara, sıralara, yolda yürürkenden kaç zaman sonra bir araya gelinebilmiş okul arkadaşları ileyken birbirlerinin yüzüne değil, sosyal medyaya bakılan telefonlara, yemek malzemesi alamayanlara yemek programları kakalayıp duran televizyonlara kadar da her anının kemirgenleri var artık.  İnternetli cep telefonları, zaman yutma ejderhasının kılık değiştirmişi. Bir yandan da vakit kıtlığı yaşadığımız bu çağın zaman fukaraları olan bizler, herkesle ayrı ayrı kurulduğunda çok vakit isteyen iletişimi tek kerede yapma fırsatını sosyal medyada buluyoruz. Kolaylaştırma ve yakınlaştırmanın anlamı,  tam anlamıyla yaşanıyor böylece. Kablolar aracılığı ile ama. O yüzden daha bir severiz, “nasılsın diye bir bakayım dedim” diyen birebir hal hatır sormaları.

 

Beton gövdeli blok ormanlarının meşesinden çamına, zeytinine bahçeleri, ormanları silip süpürüp, kırları, tepeleri sitelere dönüştürmesinden beri gözler susuz kaldı; ağaca, ağacın bahar, kış, güz rengine. Kendiliğinden bitivermiş bir çalının, papatyanın neşesine nasıl da hasret şimdilerde kentliler! O halde hem de nasıl pahalı, ultra lüks beton ormanlarının öncesi yani ağaçlı, çalılı, buğday başaklı eski halleri sevilir yenisi yerine elbette.

 

Çocukluklarını tek nüfus kâğıtlarında yaşayan çocukların çağı şimdilerde eski çocuklukları özler olduk. Çocuk dediğin ilk kez gördüğünü dokunup, koklayıp, sorup öğrenecek. Şimdikiler dağı, tepeyi televizyon ekranıyla çerçevelenmiş halde Heidi çizgi filminden öğreniyor. Nerede kaldı ki bir tepeciğin yamacında oynayıp, çayırlarda uçuşan kelebeklerin peşinden düşe kalka koşarak tanısınlar doğayı, bağı, kırı.  Kuş deyince kentli çocukların tek bildikleri serçe, güvercin, kumru, saksağan. Hayvan deyince de sokakta rastladıkları. O da kedi, köpek tek. Ben severim o yüzden eskinin kümesinde kazı, ördeği, tavuğu, hindisi, kapısında köpeği, bahçesinde kedisi,  belki atı, koyunu olan bahçeli eski evlerini.

 

Sokakta değil, ya ellerindeki tablette ya da AVM oyun alanlarında oynayan çocuklar nereden bilebilecek ip, file, top, beş taş, mendil, tuğla kırığı, misket ile oynanan oyunları? Ne incir ağacına tırmanabilecek, ne dut çırpacak, ne incirin de dutun da hem karası hem beyazı  olduğunu bilip, eli kara dut ile boyanacak, ne de kolayca kırılan kiraz dalından düşecekler.  Hoplamayı zıplamayı dışarıda değil, alt kat komşularının tam tepelerinde yapıyor şimdinin çocukları. Dışarısı kuyu kuyu tehlike artık çocuklara. “Metro”, “mega” ön ekli kentlerde komşu, komşuyu tanımaz olmuşken! O yüzden ben severim, bugünün kırk, elli yaş üstüne varmış dünün hemen her çocuğunun komşu kapısını çalarak uğruna kitap bile yazılmış o cümleyi kullandığı zamanları;  “Bir maniniz yoksa annemler size gelecek”.

 

Hepsi hepsi deee… Bir olgu var ki eskilerde hakkıyla yaşanırken bugünlerde hakkının verilemediğinde herkesin aynı fikirde olduğu… Zaman değirmeninin öğütmeye gücünün yetemeyeceği o olgu, bayram!

 

Şehirlerin koca köylere dönüşmesi, dibi tortulu durgun suların çalkalanmasıyla bulanan sular gibi altüst etti günlük hayatı. İneğine, tavuğuna kadar elinden kayıp girmiş köylünün yumurtayı bakkaldan aldığı bugünlerde saygısızlıktan, hoşgörüsüzlükten komşu hatırı bilmemeye kadar insana yakışmadığından dibe iteklenip, tortu olmuş uykudaki ne kadar kavram varsa yüzeye çıktı, çalkalanan kavanozda.  Tortu, dipten kurtuldu; berrak sular bulandı, yiyeceğinden içeceğine, domatesin kokusundan kırk yıllık hatırlarının artık neredeyse hiç anılmadığı acı kahvelere kadar.  Mumla, çırayla aransa da şimdilerde yoklar hanesinde, eskilere o eski günlerin güzelliğini katan çoğu haller. Yine de herkes için aynı anlamı taşıyan günler var ki onlar da olmasa tümden unutulmuş olacak kavramların en değerlileri… Bayramlar, unutulup, yok olma denizine düşmüş iyiliklere, güzelliklere can simidi imiş meğer. İşte o can simidi bayramlardan ikisi var ki senede iki kere anımsattıkları kavramlar ile onların yitip gitmesini önlüyorlar. Bu yüzden severim ben en çok da eski bayramları. Bayram telaşını.

 

Eskilerdeki bayramların anlamı, Anadolu’da, diyelim ki Kapadokya’da, Aksaray’ın taş konakları ile beyaza boyalı toprak evlerinde yazılıdır.  Arka bahçedeki tandırın, taş kaideli ocağın üzerine kurulu bakır kazanda ucu dantelli patiska perdeler kaynayarak yıkanırken tüm sokağa bayram telaşının haberini vermek üzere ulak olurmuş toz sabun kokusu. Aksaray kadınları, yaşmakları ya da asma yaprağıyla desenlenmiş ceviz yeşili tülbentlerini o telaş içinde her zamanki gibi çene altına iliştirmeyip, uçlarını kulaklarından aşırtarak başları üzerine atıp, kollarını sıvarlarmış ilk.  Bakır kazanın başında kol sıvamak, koşturmacanın ilk gongu oluyor haliyle.  Göbeği ille yıldız kesilecek tepsi tepsi cevizli baklava, peynirli, kıymalı börek, tencereler dolusu yaprak sarması, sürahilerce şerbet, kuru kayısı, üzüm hoşafı beklediği kayıt damında bozulmasın diye yenecek içeceklerle uğraşmak Arife gününün işi olmuş hep.

 

Kim sevmez bayram sabahlarını, hele de çocuk olunca. Her çocuk için bayram, yepyeni giysiler, belki de rugan pırıl pırıl yeni ayakkabılar, aile büyüklerinden alınacak harçlık yanında çorap, mendil gibi hediyeler, tüm mahalleyi ev ev dolaşıp, kapıları çalınan konu komşu elinden verilecek lokum, akide şekeri ya da sormuk şeker, kuru siyah üzümünden, iğdesinden, hünnabından, leblebi cevizine yemişle cepleri dopdolu, sevinçten hoplayıp zıplamak demekti vaktinde.

 

Ben severim,  akrabalık bağı olsun olmasın herkesle insanlık bağının pekiştirildiği eski bayramları, koşturmacasını. Yetişebilen son kuşaklar olarak, okul öncesi ya da ilkokulda nüfusu henüz bir milyonu bile bulmamış kentlerde yaşarken iyi ki görmüşüz beş dakikalığına uğranılmak üzere büyük küçük herkesçe konu komşu, babaların iş arkadaşları, hısım akrabanın kapıları çalınarak yüz yüze bayramlaşılan o hakkıyla bayramları.  Yoksa nasıl bilecektik belki yüzden fazla hane kapısının girişi olan tek bir cümle kapılı,  kimseler birbirini tanımadığından kimilerinin yapayalnız hissettiği blok hayatının “nerede o eski bayramlar” dedirttiği o eski bayramları? Beton soğukluğunun, insanları da birbirine soğuk kıldığı şimdilerde hem de? Ben severim o yüzden vaktiyle taştan, tahtadan, topraktan evlerde karşılanmış bayramın, bayram olduğu bayram günlerini.

 

Bayramlar, koşturmaca içinde görmezden geldiğimiz, vakitsizlikten yakınırken oralı olmadığımız, hayat telaşesinde yeterince ilgilenemediğimiz yaşatılması gerek ve yaşanası her kavramın, hatırlamanın hatırlanmanın uykudan uyanması demektir. O yüzden telaşın ertesi bayramsa, ben severim telaşları…

  Bu yazı 617 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI