Bugun...
SON DAKİKA

Kalem Karası ile Işık Çizmek

 Tarih: 11-01-2024 12:05:00
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL

O, üzerine en yüce ant içilen, yemin edilen kalem var ya! Kalem, kaledir! Burçlarının ardında salt doğru, gerçek,  haktan yana, üzmeyen üzdürmeyen olguları koruyorsa eğer.

 

Kalem,  ısırgan otundan beter dalar,  yılan zehrinden öte ağı olur eğer tutan el sırf kendine yontan bir yola sapmışsa… Kalemden beklenen dil olmaktır zira. Ne keskin, ne sivri, ne “kemiği yok ki” dedirtecek ne de eveleyip geveleyecek.  Dil demişken akla kaçınılmaz olarak dilsiz şeytanlar da gelecektir haliyle. Kime denirdi “dilsiz şeytan”? Hani görüp de görmezden, bilip de bilmezden gelen yani anlatabilecekken, duyurabilecekken kör sağırlığa bürünenlere yakıştırılan sıfat değil miydi “dilsiz şeytan” olmak?  Öylesinden ya da değil, kim olursa olsun bu yakıştırma kendine yapılsın istemez ama!

 

Dil neydi hatırlasak… Anlatmaktı, aktarmaktı, iletmekti. Neyi? Mektupta ana babaya, sılaya selamı;  defterde ödevi; yazar elinde toplumun her halini ortaya koymaktı. Bir de sırası gelmişken toplumu anımsasak… Kimdi toplum?  Günde en az bir litre süt, sebze çorbası içip, pirzola, köfte yiyecek, çocukluğa ait çikolatadan, eğlenmekten, oyuncaktan, hediyeden her şeye ne varsa tadacak çağ olan bebekten, yaşı altı imiş, sekiz imiş demeden sanayide çalışan çocuklar idi. Geçim derdi nedeni ile başka bir kentte tutturduğu üniversiteye kaydını yaptırmaya bile gidemeyen, kaydını yaptırsa bile yurt parasını karşılayamamaktan, simit parası bulamamaktan dolayı kaydını donduran üniversite öğrencisi idi. Eve giren tek gelir olan asgari ücret ile bir de kira verilince yükseköğrenimini daha kayıt aşamasında bile yaşamayan gençlerdi mesela. Ya da taşı sıksa suyunu çıkaracakken üniversite diploması hiçbir kapıyı açamamış lise, üniversite mezunları idi. Yalnızca iş arama başvurusu yaptıklarında işsizler istatistiğinde yüzde arttıran her yaştan kadın, genç, emekli, yaşlı idi. Alınan aylık bankomatlardan yapılan havaleler ile kiraya, birkaç kredi kartının yalnızca asgari tutardaki ödemesine giderken daha ayın ilk günü eve cebi, eli boş giden ana babaların harçlık nedir bilmeyen çocukları idi.

 

Ya beklenen o gün geldiğinde başkaları gibi Dünya’yı gezebilecek çapta olmasa da en azından yurdunun her köşesini gezip görmek, bunca didinme ile geçen yıllardan sonra torunlarını parka götürüp en azından onlara simit alabilmek mutluluğunu yaşamak isteyen emekliler? Hayatı hep borç ödemekle geçtiğinden vaktinden önce kocamış,  çöküp, kocamışlıklarında olsun gün yüzü göremeyen emekliler? Gençler işsiz olduklarından parasızlıktan kıvranırken emeklilerin de işsizlerden farkı kalmamış ise ya? Hayat standartları zaten hiç ortalamayı bile tutturamamışken şimdi görünürde bir emekli aylık geliri olsa da eldeki yedi bin beş yüz lira değil toplama işlemi yapmaya yani birikime her defasında giderek artan kira, yol parası, faturalar, sağlık giderleri gibi sürekli çıkarma işlemi yani giderlere yetecek gibi değilse?  Sırf çıkarma işleminden oluşan harcama  matematiğinde, yedi bin beş yüz lira yüz lira  çaresizse? Artık ne yaşam standardı  ne de emeklili günleri düşü kalmamışsa?

 

Madem emekliler demişken… Bir emekli düşünün ki yedi bin beş yüz lira, olmadı on üç, on beş bin lira emekli aylığı alıyor; herkesçe malum olduğu gibi. Tüm çalışma hayatı boyunca geleceğini güvenceye almak için didinmişlerden olsun bu emekli, toplumun çoğu gibi. Elinden geleni de gerçekleştirmiş olsun ki bunu gerçekleştirmek mümkündü yakın zamana dek, yine herkesçe malum. Ev edinmenin en kolay, en ucuz yolu olan bir kooperatife girmiş olsun, elde avuçta biraz birikim olunca.  Yahut kodda imiş, bodrum katı imiş, zeminmiş, giriş üstüymüş bakmaksızın başında bir çatı olsun yaklaşımı ile daha temel atılmadan peşinatını ödeyip bir ev alsın banka kredisi çekip. Uzun yıllar boyunca her ay kredi taksiti ödemeyi göze alarak.   Bir mantoyu, paltoyu yirmi yıl, bir ayakkabıyı altı düşene dek giyse de bir ev sahibi olsun sonunda.

 

İkinci el pazarından bir de araba alsın ev ödemelerini bitirip, artık kira vermez olunca.  Bu kez kira verir gibi araba kredisi ödesin. Böylece sonunda arabası da olsun. Tüm bunları gerçekleştirirken ne gününü gün edebilsin ne de doğru dürüst tatile gidebilsin. Ama yine de hedeflediklerini başarsın. Tatil, gezmek görmek, rahat yüzü neymiş öğrenmek hep emekli günlerinde yaşayacağı düşü olarak kalsın.   

 

Belki hayat yolunda yürümeyi geçtim nefes nefese koşturulan bir hızda yaşarken beli büküldüğünden daha birkaç yıl çalışabilecekken emeklilik hakkını kazanır kazanmaz emekli de olsun, yorgunluğunu atmak için.  Emekli olduğunda bir de baksın ki evdeki hesap çarşıdakine uymuyor, cepteki para yetmiyor. Çarşı, şaşmış. Fiyatlar alıp başını gitmiş. Eline emekli maaşı olarak geçen yedi bin beş yüz lira ile hesap kitap yapamaz olmuş. Zaten ceplerinde harçlık olmayan üniversiteli iki çocuğunun, iki araç ile gidip geldiği okullarına ulaşabilmeleri için gerekli yol parasına olsun yetemiyor maaşı. Oysa posta kutusuna her gün yeni bir fatura atılmakta. Su, elektrik, doğalgaz, telefon, başka faturalar yedi bin beş yüz liradan karşılanacak, nasıl olacaksa? Yetmedi evin aidatı var haliyle, her apartmanda olduğu gibi. Epeydir aidatlar düzenli ödenemediğinden kapıcı parasını denkleştiremeyip, kapıcısız da kalmış olsalar da apartmanın başka giderleri var elbette.

 

Her şeyden vazgeçip, fedakârlık yaparak aldığı, emekli günlerinde binip, en başta hala göremediği Kapadokya’yı, Pamukkale’yi, Gazi Antep Müzesi’ni, Urfa’yı, Adıyaman’daki kalıntıları, Ağrı Dağı’nı gezmeyi düşündüğü arabasının giderleri de içinden çıkılmaz halde artık. Öyle ya eski yeni demeden her arabanın belli giderleri var. Evin giderlerinden başka. Her gün ille doyması gereken dört kişi var evde. Küçük oğlanın gözlük gideri var ki gözlükçüden alamayınca sosyete pazarından Çin işi plastik,  gerçekte göze zararlı denilenlerden almışlardı. Ama elde ola ola yedi bin beş yüz lira var. Diyelim ki maaşı iki katı olsaydı… Yeter miydi o vakit giderlere? Yine yetmeyecekti bu giderler karşısında. Peynirin, etin, bir somun ekmeğin fiyatı ortada iken.  Kira da verilmiyor üstelik. Hoş, oturdukları uzakça bir semtteki kendi halinde, iki odalı, seksen metrekare var yok, tek banyolu evlerden oluşan apartmandaki kira bedeli on bin lirayı çoktan aştı da on beş bine dayandı bile.  Galiba tüm zamanların asla çözülemeyecek, en zorlu hesabı, problemi ile karşı karşıya ister yedi bin beş yüz lira, ister on üç bin lira aylığı olanlar. Hep asla kapatamayacağı kadar açık veren bu bütçe ile baş etmenin çözümü ne o zaman?

 

Tek çözüm, emeklilik günleri gelmeden yaşlılığın garantisi olarak yapılan tüm bu eldekileri satıp, market parası yapmak mı? Yani bunca yıldır, en azından otuz, otuz beş yıldır doğru dürüst giyip gezmeden, belki on yılda bir üç günü geçmemek şartı ile en ucuzundan tatili tatil bilerek yapılan birikimler, şimdilerde karşılanamayan onca gider için elden mi gidecek? Hadi evini sattı! Ki o zaman sattığı kendi evinde kiracı durumuna düştüğünde evi alan kendisinden en az on beş bin lira kira bedeli istemeyecek mi? Yani aylığının iki katı! Zaten üç beş yıla kalmadan evin satışından eline geçen para da erir gider; etin fiyatı danada altı yüz lirayı, kuzuda sekiz yüzü bulmuşken.  Ah, evi, arabası olsa ayrı dert, olmasa ayrı dert diye de bir dert varmış da bilmezmiş meğer şimdiye kadar!

 

Yıllarca bunun için mi didinmişti? Sabahın yedisinde, yedi buçuğunda hala gün doğmadığından havanın kapkara olduğu sıralarda bu sonuç için mi yola düşmüştü? Neler neler görüp, ağız kokusu dinleyerek geçen çalışma hayatının tek semeresi aldığı ev sanırken birden evine peynir alamaz olmak mı varmış emekli olunca? Bugün giderlerine, bakımına yetilemeyen evini almak için tüm hayatını çürütmesinin karşılığı bu mu imiş?

 

Yazmak; ama elbette sırf faydası dokunsun diye tek ve yalnızca doğru, gerçek ve olanı yazmak için var olan, üzerine ant içilen Kalem, mevcut durumu yazacaksa, çizecekse o zaman aktarılan tablo bu olurdu, değil mi?  Gerçi yine de farklı bir bakış abartıya da kaçılabilirdi belki. “Evi de var, arabası da var. Emekli aylığı da. Daha ne olsun? Buldu da bunuyor mu yoksa?” da denebilir miydi? Abartı sanatı yapılırsa denirdi, neden denmesin?  

 

Kalem odur ki o an gerçek, görülen, yaşanan ne ise onu yazsın ki üzerine edilen yemini hak edebilsin!

  Bu yazı 1254 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  • BUGÜN ÇOK OKUNANLAR
  • BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR
  • BU AY ÇOK OKUNANLAR
YUKARI